30 Haziran 2016
AMENNA
Kırık
dökük amellerle, kul olma bilincinin şuuruyla, günah dünyamızdan, yüce divanına
iltica ediyoruz, gizli sükut eşliğinde; dua dua iştiyakle, korkuyla, ümitle ve
büyük bir mahcubiyetle…
Kulluk vazifelerimizi layıkıyla yerine
getirememenin vicdani rahatsızlığı, iç burukluğu, acziyeti ve zayıflığıyla
açıyoruz sinemizi ve avuçlarımızı; bize şah damarımızdan daha yakın olan yüce
Rabbimize, Yunus’ça bir duanın gölgesinde…
Gönül mahzun, ruh mahzun, gece mahzun, an
mahzun, mekan mahzun, dilden süzülen nameler mahzun!..
Arzdan arşa; muhteşem, kusursuz, herşeye
kadir merciye!.. Kainat dolusu yükselen bir tövbeyle, şükürle, hamdle ve üzerimizde ki tüm prangaları kırmış olabilmenin zaferiyle
halimizi arz etmeye geldik senin rahmet eşiğine!..
Ya
Rahman! Rahmetiyle kâinatı kuşatan! La mekân gönüllerimiz senden başkasına…
Sen
ki ten kafesindeki fısıltıları duyansın. Bizler merhamet, doğruluk, güzellik ve
basiret potanda harmanlanıp bir katre olmaya geldik kapına…
Bizlere eksenine iyilik, doğruluk
konul
Dayanağım!..Umudum!..Tesellim!..Bir
inşirah arıyorken yüreğim çaresizlik lisanıyla;sebepler sükut edip, yapacak bir
şey kalmadığında İsmail’i bir teslimiyetle, senden gelen her şeye Amenna!..
Sıkıntıların fevkinde sabırla yeşerip,
gönlünde açan gülleri müşahede etmenin Eyyübi
duruşuyla Amenna!.. Sorgusuz…Sualsiz…Şeksiz…Şüphesiz, Amenna!..
7 Mayıs 2016
ANNE RUHA İNŞİRAH
ANNE
RUHA İNŞİRAH
Yavrusuna olan şefkati inanılmaz fersah! fersah! Anne cennet rayihalı
kanatsız melek!
Karşılıksız ve
koşulsuz sevginin, sonsuz sabrın, fedakârlığın, masum duyguların yegane
timsali…
Yağmurun toprakla kavuşmasının sırrına
vakıf olanlar varır farkına, anne muhabbetinin sevgisinin engin derinliğinin…
Anne, ak sütünün saflığında sabırla bestelediği merhamet, sevgi ve şefkat kokan yüreğiyle eritir koca buz dağlarını ve bir tebessümüyle, bin bir çiçek açan cennete çevirir gönülleri sonsuzluğun eşiğinde. Anne dünya yolculuğunun şefkat rotası! Her ne kadar med ve cezirler içerisinde arz-ı endam etse de yüreği, kalbinin fanusu yangın yeri de olsa, duyulmayan figanları titretse de arzı, sağanak sağanak hüzün yağsa da gönlüne zemheri mevsiminde, kaskatı buz kesse de yüreği; hissettirmez arafta saklar sancılarını, acılarını, dertlerini, tasalarını…
Aynı zaman diliminde, aynı havayı
soluyorken dahi farklı diyarlarda olduğumuzu hissettirmeyen, üzerimizde ödenmez
hakları bulunan eşsiz varlık.
Yavrusu
umutsuzluğa, çaresizliğe düştüğü zamanlarda iki eli kanda olsa dahi siler
yavrusunun gözlerindeki çaresizlik buğularını ve ona telkin eder Mevlana’nın, ‘‘Sen potansiyellerle doğdun. Sen iyilik ve
güzellikle doğdun. Sen ideal ve hayallerle doğdun. Sen kanatlarla doğdun. Sen
sürünmek için yaratılmadın. Senin kanatların var haydi onları kullanmayı öğren
ve uç.’’sözünü adeta uygularcasına öğretir yavrusuna düşünce kalkmanın,
yürümenin, koşmanın hatta uçabilmenin yollarını, ta ki engin mavi göklere ulaşıp
özgürce uçabilmenin ince detaylarına dek…
Mercanların pırlanta olduğu andır, anne
gözünde yavrusunun mutluluğu öyle ki beşikten mezara, dünyadan ukbaya kadar.
Anne nazenin bir çiçek! Ömür
takvimimizin her bir yaprağını varlığıyla süsleyen, eşsiz fedakarlığı ve
sonsuz sevgisini hatıralarımızda harmanlayan koca bir yürek…
Yıllar geçse, ömürler bitse de varlığın
her doğan güne imzadır evladının gönül künyesinde…
Ey cennet ayakları altında ki muhterem!
Sevginin, saygının, hoşgörünün, karakter mayasının kaynağı!
Ey şefkat
ve merhametiyle yeryüzünü ısıtan güneş! Sana layık olmak istiyoruz çünkü
talibiz ayaklarının altındaki cennete!
Üzerine
anne yüreğinden başka mushaf takmayan cennet kokulu annelere ithafen…
22 Nisan 2016
EFENDİM
Sen yoktun!..Yetimdi, garipti yürekler,
varlığına, nefesine hasret; öksüzdü yeryüzü şefkat ve merhametten mahrum!..
Güneş ziyasını kaybetmiş, ışıldamıyordu ay solgun…
Sen yoktun!.. Mevsim borandı, güller
solgun, gönüller hasretinden yorgun.
Nur dağı sisliydi senin yokluğunda;
sana kavuşabilme özlemiyle Hira mahzun!.. Susuzluktan çatlayan toprak misali
kainat sana meftun!..
Küfür ve zulüm altın devrini yaşıyorken;
hissizdi yürekler, kaskatıydı, taş gibi, çünkü yüreklerde şefkat potan eksikti.
Kız çocukları diri diri toprağa gömülürken,
annelerin gönül heybelerinde ki sessiz çığlıkların mesihi oldun, tam bin dört
yüz yıl önce… Karanlık bir devirde, karanlık gönüllere bir güneş gibi doğdun, hiç batmamak üzere…
Çaresizliğin son deminde tek bir nefesle
açıldı göklerin kapıları ve kâinata teşriflerinle gül kokusu sardı âlemi buram
buram…
Ümmeti ümmeti diye kâinatı titreten bir
bebeğin doğumuyla şereflendi cihan! Gelişin
çöle can verdi. Yeşerdi bitap düşmüş gönüller, nur oldu. Sen varoluşun sebebi, iki cihan güneşi,
Hakka giden Hak yolun müjdecisi… Gelişinle
gecemiz gündüz, hazan yüreklerimiz bahara döndü sevgili peygamberim. Seni görmeden seven ümmetinden güllerce selam, binlerce salât senin üzerine olsun EFENDİM!
5 Mart 2016
SANAL ALEM
İMZALI
Takvimsiz bir mevsim
içerisinde, yatay kum saatinden ibaretti zaman…Bir serçe saflığında, her mevsim
çiçek açar, buram buram umut kokardı yıllarım…
Bir kelebek edasıyla, gökkuşağı
cümbüşünde sevgiye, merhamete, şefkate kanat çırparken yüreğim; kine, nefrete
ve öfkeye çit vururdu kaygısız günlerim…
Özgürdü hayallerim
masumluğun ülkesinde ve katmer katmer kanatlanan, melekler bezmine ulaşan
dualarım vardı…
Ümitsizlik yoktu.
Huzursuzluk yoktu. Hüzün sürgündü göçmen kuşların kanatlarında… Sokaklar her
sabah kuş sesleri yerine çocuk cıvıltılarıyla şenlenirdi ta ki gün batımına
kadar, hep birlikte hayallerimizi süsleyen uçurtmaları yapar, birlikte uçururduk,
engin uçsuz bucaksız gökyüzüne…
Saklambaç oynar, ip atlardık
anne eli değmiş sandviçlerimizi paylaşarak…
Özü saygı, yüreği sevgi dolu,
yardımsever insanlar vardı, öyle ki, pişirdiği aşı, kokusunun ulaştığı yerlere
kadar paylaşan. Bireysellik yoktu. Birlik vardı, beraberlik vardı, değerlerimize
değer katan bir yaşantımız vardı.
Her akşam farklı bir evde
toplanıp anlattıkları hikayelerle, yaptıkları sohbetlerle hayallerimizi
süsleyen büyüklerimiz vardı... Fikirlerimizi, hayallerimizi gözlerinin içine
bakarak anlattığımız insanların bize verdiği güçle sanallıktan uzak,
duygularımızı resmeden, jest, mimik ve beden dilimiz vardı!
Gün geçmiyor ki hayatı
anlamlandıran değerler ve iletişimimize sosyal ilişkilerimizde sanal bir
atmosfer oluşmasın! Gönül kapılarımıza çifte kilit, ürkek ve tedirgin
bakışlarla camdan bir ''yabancılaşma’’ tablosu çizilmesin! Evlere hapsedilmiş,
duygulara ket vurulmuş, 21.yüzyıl sanal âlem imzalı!
Doğal paylaşım ve iletişim
eksikliğinden kaynaklı yalnızlığa iten sosyal mecralar, internet, akıllı
telefonlar, tabletler, bilgisayarlar… Yalnız yetişkinler ve gençler değil,
çocuklarda sürekli online!
Çocukluğumuzu Everest’in
zirvesinde yaşayan bizler LÜTFEN! Çocuklarımızın çocukluğunun çalınmasına izin
vermeyelim. Aynı ortamda aynı havayı soluyup da birbirimize yabancı kalmayalım.
Çocuklarımızla birlikte olduğumuz o anları, telafisi olmayan o yılları,
hatıralara kazınacak en anlamlı, en değerli zamanlar olarak geçirelim. Gerçek
gözyaşlarına, gerçek hüzünlere, gerçek sevinçlere ihtiyacı olan insanın
doğasına aykırı sanal dünyayı, gerçeğe alternatif bir yaşam tarzı değil,
gerçeğe hizmet eden bir araç olarak görmeye çalışalım.
Tablet ve bilgisayar
başından kalkmayan çocuklar, ellerinden telefonları bırakmayan gençler ve bir
dediklerini iki yapmayan ebeveynler… Duyguları mat, bakışları sönük, sorumluluk
becerileri zayıf, egoları şişirilmiş, toplumdan uzaklaşan, kendi kabuğuna
çekilen, sanal dünyaya hapsolmuş, asosyal bir nesil yetiştiriyoruz maalesef.
Teknolojinin anavatanı
Silikon Vadisi’nin göbeğinde E-Bay, Google, Apple gibi teknoloji devleri
çocuklarını teknolojiden uzak, el becerileri, oyun ve kaynaşma odaklı yetiştirirken,
bizler neden vazgeçtik çocuklarımızın ellerini tutup, gözlerine bakıp,
hayallerini süsleyen uçurtmaları yapıp, özgürce gökyüzüne uçurtmaktan… Zihinsel,
bedensel, iletişim ve paylaşımı geliştiren eski oyunlarımızla neşe içinde tüm
duygularımızı özgürce ifade etmekten…
En son ne zaman aynı ortamı
paylaşıp, aynı havayı soluyup, diz dize, göz göze gelip sözlerini, cümlelerini
kesmeden, sonuna kadar dinledik, duygularını tam olarak hissettiğimizi ifade
ettik çocuğumuza, eşimize, arkadaşımıza!..
En son hangi hikâyeyi anlattık
yumurcaklarımıza, değerlerimize değer katacak, zihinlere kazınacak, yaşamlarına
model olacak!..
En son ne zaman sohbet ettik (sanal olmayan),
oyun oynadık, el ele tutuştuk, göz göze geldik ve hangi kitabın satır
aralarında soluduk nefesimizi?..
Her
şeyde olduğu gibi ''azı karar, çoğu zarar’’ ilkesini benimseyerek kullanmalıyız
teknolojiyi, esiri olmadan!.. Benliğimizde
onarılmaz yaralar açmadan!..
Sanallıktan uzak, duygu ve
düşüncelerimizi destekleyen jest ve mimiklerle, uzun soluklu, sağlıklı
muhabbetler dileğiyle…
9 Şubat 2016
YENİ GÜNE MERHABA
Zerreden küreye en ince
teferruatına kadar kusursuzca, muhteşem yaratılan kâinattaki canlı cansız bütün
nimetleri emrimize amade, gündüzü çalışmamız, geceyi de dinlenmemize vesile
kılan, uyku halinde bile kalp ritimlerini ve nefes alıp verme işlevini içinde
bulunduğu duruma göre kendini düzenleyebilme mucizesiyle nimetlendiren,
yaratılan tüm güzellikleri görebilme, duyabilme, hissedebilme ve dokunabilme
yetisini bize bahşeden Yüce Rabbimize coşkuyla, hamdle, şükürle, minnetle,
saygıyla, içtenlikle tüm benliğimizle Rabbimizin bize vermiş olduğu değerin
farkında olarak MERHABA..! Diyerek açıyorum göz perdelerimi yeni
bir güne… Gün ışığına..!
Ve bize verilen en değerli
emanetlerin şükrünün edasıyla öperek, sarılarak uyandırıyorum yeni güne, hem ciğerparelerimi
hem de içimizde ki serotonin dalgalarını…
Ardından metabolizmama enerji katmak adına
açıyorum penceremi ardına kadar… Önemli bir fizyolojik olay olan nefesle
birlikte oksijenin, diyafram akciğer işbirliğiyle hücrelere transferi sırasında
güvercin sürüsüyle göz göze geliyorum evimin küçük terasında…
Rezzak olan yüce yaratıcımızın
bizlere vermiş olduğu rızıkların, kendi hisselerine düşen payı almaya
gelmişlerdi tam saatinde…
Rabbimin böylesine mana
yüklü bir hayat sahnesinde beni figüran kılmasının onuru ve hazzıyla üzerime
düşen görevi, inkıtaya uğratmadan yerine getirmenin süruruyla MERHABA diyorum yeni güne…
İnsana, havaya, toprağa MERHABA..! Çiçeğe, böceğe, kelebeğe…Zemheri soğuğuna inat karları delip, kardelen
misali zorluklara göğüs gerip hayata renk katanlara MERHABA..!
Fani dünyada yolcu olmanın
verdiği şuurla, her günün, son gün olabileceği, ömrümün kilometre taşlarının
sonsuz olmadığının idrakine varmanın vakur edasıyladır; dua dua tefekkür ve
teşekkür tomurcuklarının ağır gelmesi adına zümrütler taşıyabilme çabası dün
terazisinden bugüne…
Yeni güne tebessümle başlayarak, karşılaştığım her
canlıya yaşamaktan ziyade, yaşatma idealinin nabız atışlarını hissettirmeye
çalışmak…Ta ki ömrümüze katacağımız yeni bir güne MERHABA diyene kadar…Tefekkürle, teşekkürle ve
tebessümle kalın…
29 Ocak 2016
Bir tutam cemre düştü gönlüme...
Adanmışlık Ruhu
Günler
birbirini kovalıyor, aylar, yıllar, geçiyor, dünyadan ûkbaya giden bu meçhul yolda ömür
ağacımızdan her gün bir yaprak daha düşüyor… Zamanla saçımızın rengi, dış görüntümüz
değişiyor, ruhumuz şekilleniyor ve evrende yaşayan tüm canlıların farklı bir
dengeye sahip olduğunu fark ediyor ve bu farklılık realitesinin, ilâhî hikmetin
bir yansıması olduğunun idrakine varıyoruz. Bu farklılıklar ki bize renk katıyor, zenginlik katıyor ve toplumu oluşturan
bireyler arasında dayanışma ruhunu oluşturmamıza vesile oluyor…
Hayatımızı, yaşamımızı aileye ve çevreye bağımlı
olmadan devam ettirebilme realitesi, sadece kendi eksenimizde değil de, şahsi yörüngemizin dışına çıkıp gönlü
yaralıların yaralarına merhem olabilme, sessiz çığlıkların fısıltılarını duyabilme,
bir yetimin, bir garibin başını okşayabilme, sinemizi sonsuzluğa açabilme adına
başka canlıların varlığıyla, nefesleriyle tanıştırıyor, kaynaştırıyor bizleri. Tek
başına mutluluğun, huzurun, zenginliğin zamanla tatminsizliğini algılayıp, sadece
çevremiz ve sevdiklerimizle değil de, gözümüzün, gönlümüzün ulaşabildiği
herkesin mutlu, huzurlu olmasına, hayatlarını rahatça idame ettirebilmelerine
vesile olabilmenin hazzını yaşıyor ve o hazzı ta iliklerimize kadar hissediyoruz…
Kâinatta yaşayan her varlığa saygı duyup,
sıyrılmalıyız artık ütopik düşüncelerden ve hayat felsefemizi artılarıyla
eksileriyle gözden geçirip yeniden inşa edip atmalıyız adımlarımızı adanmışlık
ruhuyla hayra, iyiliğe, sevgiye, adalete, hoşgörüye…
Örnek almalı ve örnek olmalıyız!..İnsan-ı
kâmil olabilme yolunda paylaşmalıyız aşımızı, eşyamızı, malımızı, zamanımızı îsâr
ruhu ile ihtiyacı olanlarla!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
RUHUN PRANGALARINI ÇÖZMEK
Ruhun Prangalarını Çözmek: Bırakmanın Hafifliği Yıllarca kilitli kaldığınız, gün ışığı görmeyen dar bir odadan aniden çıktığınızı hayal ed...
-
" Bir toplumun asıl gücü biriktirdiği maddi mülklerde değil; sinesinde yaşattığı ve nesilden nesile aktardığı O mukaddes değerlerin asa...
-
Kutsallarımız Kırmızı Çizgimizdir: Sanat ve Mizah, Mukaddesata Hakaret Maskesi Olamaz Gelişen dünyada ifade özgürlüğü, sanat ve mizah gibi...
-
Günün yoğun temposu bitip akşam olduğunda, kendimize sormamız gereken çok basit ama önemli bir soru var: "Bugün çocuğumla sadece aynı e...



